Oxford’da Bir Günün İçine Sığan Büyü
GeziOxford’a ulaşır ulaşmaz şehrin kendine özgü o ağırbaşlı havası hissediliyor. Tren istasyonundan merkeze yürürken binaların rengi bile sanki zamanın dışında kaldığını hatırlatıyor. İlk rotayı bir kolej avlusuna çevirince her şey daha da belirginleşti. Sessizlik öyle yoğun ki, avluda yürürken adımlarımın sesi bile fazla geliyordu. Birkaç öğrenci bisikletle yanımdan geçti, bana göre aceleciydiler ama onların temposu muhtemelen günlük rutin sayılıyor. Avluların çoğu ziyaretçilere açık ama giriş saatleri bazen değişiyor. Küçük bir kural gibi dursa da Oxford’un bu ciddiyeti hoşuma gitti. Her kolej farklı bir kişilik taşıyor. Kiminde geniş çim alanlar, kiminde gotik pencereler, bazısında içe kapanık taş koridorlar. Hepsinin ortak yanı, insanda hafif bir saygı hissi uyandırması.
Harry Potter Salonuna Girince Ne Hissediliyor
En çok merak edilen yerlerden biri Great Hall. İçeri girince tavan yüksekliğinin yarattığı o şölen havası gerçekten etkileyici. Filmlerde gördüğüm sahnelerle uyuşan bir düzen var; uzun masalar, duvarlarda asılı yağlı boya portreler, büyük pencerelerden gelen loş ışık. Birkaç turistin sessizce fısıldaşması bile salonda yankılanıyor. Gerçekten Harry Potter setinde olmakla birebir değil tabii, ama atmosfer çok benzer. Hatta bu gerçeklik hissi daha çok etkiliyor. Sadece film değil de, yüzyıllar öncesinden beri kullanılan bir mekânda bulunuyormuşsun gibi. Birkaç dakika boyunca kendi kendime "burada okuyan biri olmayı" düşündüm. Sonra aklıma öğrenci fiyatları geldi, düşündüğüm gibi olmadım.
Şehrin Pedalla Akan Ritmi
Oxford sokaklarını gezerken bisikletlerin ritminin şehrin temposunu belirlediğini fark ettim. Her köşeden bir bisiklet çıkıyor, kaldırımların kenarında yığınla park edilmiş olanları zaten fark etmemek mümkün değil. Yürürken bir an dalıp kaldım, önümden geçen bisikleti son anda fark ettim. Sürücü hafifçe gülümsedi, ben de refleksle “sorry” dedim. İngiltere’de insan “sorry” kelimesini haddinden fazla kullanıyor olabilir, galiba biraz da bulaşıcı.
Bir Öğle Molası: Tarihi Bir Pub’ın Köşesi
Şehirde dolaşırken acıkınca ilk gözüme çarpan geleneksel bir pub’a girdim. İçerideki ahşap kokusu ve duvarlardaki eski afişler insanı istemeden yavaşlatıyor. Bir şeyler atıştırıp biraz dinlenmek iyi geldi. Oxford’u gezmek kolay gibi görünse de, küçük sokakların arasında sürekli bir keşfetme isteği olunca insan fark etmeden yoruluyor. Bu küçük molada etrafı izlemek bile eğlenceliydi. Öğrenci grupları, fotoğraf çekmeye çalışan turistler, sessizce bir şeyler okuyan tek tük insanlar. O an kendimi biraz onların arasına karışmış, biraz da dışarıdan izliyormuş gibi hissettim.
Bodleian’ın Kütüphane Havası
Bodleian Library’nin dış kapısında bile kitap kokusunu hissediyormuşum gibi oluyor. İçeri girince o sessizliğin içeriğe değil, tarihe ait olduğunu anlıyorsun. Koridorlardan geçerken duvarların üzerindeki ince işlemeler hareket etmiyormuş gibi, ama sanki seni izliyorlar. Kütüphanenin bazı bölümleri tura bağlı, bazıları tamamen kapalı. Yasak bölümler daha çok merak uyandırıyor ama Oxford’un sakinliği insanın içindeki merakın dozunu da kibarca ayarlıyor. Kendimi kaybedip bir yere dokunacak gibi olduğumda görevlilerin bakışlarını hissedip hemen toparlıyorum.
Christ Church Çayırı
Kolejlerin ortasında yemyeşil geniş bir alan çıkınca şehir bir anda daha yumuşak görünmeye başlıyor. Çayırın ortasından geçen yürüyüş yolunda ilerlerken hafif rüzgârın getirdiği çimen kokusu insana iyi geliyor. Bir köşede birkaç kişi piknik yapıyordu, biraz ileride kuğular sakince suyun üzerinde. Bu sakinlik, Harry Potter salonundaki kalabalığı unutturuyor. Oxford’un bu kadar düzenli ve temiz olmasına hâlâ şaşırıyorum. Şehirdeki yapılandırılmış düzen, insanı düşünmeye zorluyor. Belki de bu yüzden dünyanın her yerinden öğrenciler buraya geliyor.
Günübitirirken Küçük Bir Hediyelik Dileği
Dönüş saatim yaklaşınca merkezdeki küçük dükkânlara bakmak istedim. Fazla turistik olan ürünlere çok bakmadım. Başka bir şehirde yaşarken, hediyelik eşya almaya çalışmak insana biraz yabancı geliyor. Yine de Oxford baskılı küçük bir defter aldım. Böyle yerlerde bir defter alınca insan kendini daha çalışkan hissediyor, hiç kullanmasam bile durduğu yerde motive ediyor.
Oxford’da Bir Günün Kendine Özgü Düzeni
Şehri yürüyerek gezmek en rahatı. Aralara sıkışmış küçük sokaklar çok şey gizliyor. Harita açmadan dolaşmak hem heyecanlı hem yorucu, ama Oxford bunu kaldıran bir şehir. Her köşe bir kolej kapısına, her geçit bir bahçeye çıkıyor. Kendi adıma beni en çok etkileyen şey şuydu: Şehir büyük değil ama derin. Bir adımda tarih, bir adımda öğrenci kalabalığı, bir adımda masalsı bir atmosfer. Bu kadar yoğun hissin bir güne sığması belki de Oxford’un büyüsü.
Günübirlik Planım
| Zaman | Durak | Not |
|---|---|---|
| Sabah | Christ Church & Great Hall | Kalabalık erken saatlerde daha az |
| Öğle | Bodleian çevresi | Mimarisi etkileyici |
| Öğleden sonra | Kolej avluları | Giriş saatlerini kontrol etmek gerekiyor |
| Akşamüstü | Şehir merkezi & hediyelikler | Pub molası şart |
Ne Kadar Harcama Yapılıyor
Oxford gezisi için en büyük kalem ulaşım oluyor. Londra’dan tren biletleri değişken ama doğru saate denk gelirsen uygun fiyat yakalanabiliyor. Girişücretleri kolejden koleje değiştiği için ortalama bir hesap yapmak zor ama birkaç yer gezince toplamı hissedilir hale geliyor. Yeme içme kısmında büyük sürpriz yok. Standart İngiltere fiyatları. Pub’da hızlı bir yemek ya da sadece kahve içmek yeterli oluyor. Uzun bir gün olacağından küçük atıştırmalık almak iyi fikir.
Dönüş Yolunda Hissettiğim Şey
Trene bindiğimde sanki çok uzun bir gün geçirmişim gibi hissettim. Oxford insanı yormuyor ama duygusal olarak epey dolduruyor. Tarihin içinde dolaşmak, her adımda başka bir döneme ışınlanmış gibi hissettirmek yorucu olmasa da yoğun bir deneyim. Bu gezi beni şaşırtan bir şekilde motive etti. Büyük şehir karmaşasından uzak ama tamamen sakinleşmiş de sayılmaz. Hem tarihi hem canlı bir yer görmek iyi geldi. Fotoğrafları karıştırırken bunu daha iyi fark ettim.